20 Temmuz 2010 Salı
14 Haziran 2010 Pazartesi
BELEDİYELERİN MALİ HİZMETLER BİRİMİ İLE VUK İLİŞKİSİ

BELEDİYELERİN MALİ HİZMETLER BİRİMİ İLE
VERGİ USUL KANUNU İLİŞKİSİ
1-GİRİŞ
Bu çalışmamızda, belediyeler mali hizmetler birimi bazında gelir alt birimi ile 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun dört maddesinin birbirleri ile olan ve olası ilişkileri üzerinde durmaya çalışacağız. İlgili dört madde ise: VUK. (mad. 1) Kanunun Şümulü, (mad. 4) Vergi Dairesi, (mad. 135) İncelemeye Yetkililer ve (mad. 137) İncelemeye tabi olanlar şeklinde sıralanabilir. İlgili maddeler çerçevesinde, belediye mali hizmetler biriminin (gelir alt birimi bağlamında), Vergi Usul Kanunu açısından ‘vergi dairesi’ sayılıp sayılmayacağı ve vergi incelemesi yapmaya yetkisi olanlar içinde sayılanların, belediyelerde herhangi bir unvana tekabül edip etmediğini tartışacağız.
Mali hizmetler biriminin mevzuat içindeki yerine değinirken, yeri geldikçe 5018 sayılı Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu ve ikincil mevzuat ile 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’na da atıfta bulunulacaktır.
2- MALİ HİZMETLER BİRİMİ’NİN MEVZUAT İÇİNDEKİ YERİ
Belediyelerin mali hizmetler biriminin mevzuat açısından dayanağını iki başlık altında inceleyebiliriz. Bunlardan birincisi idarî mevzuat, ikincisi ise malî mevzuattır.
2.1. İdarî Mevzuat Açısından:
İdari açıdan belediye kanunu olarak yürürlükte iki farklı kanun vardır. Bunlardan ilki, 2004 tarihli 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’dur. Bu kanun, Büyükşehir belediyesinin sınırları içindeki belediyeleri kapsar. Adı geçen kanunda altıncı bölüm, dört maddelik mali hükümleri düzenler. Bunlar sırasıyla: (mad. 23) Büyükşehir belediyesinin gelirleri, (mad. 24) Büyükşehir belediyesinin giderleri, (mad. 25) Büyükşehir belediye bütçesi ve (mad. 26) Şirket kurulması hakkındadır.
Yerel yönetimlerin yetkilerini düzenleyen temel mevzuat, 2004 yılını izleyen dönemde bütünüyle yenilenmiştir. Yukarıda birincisi sayılan temel mevzuatın ikincisi ise, 2005 tarihli ve 5393 sayılı Belediye Kanunu’dur. Belediye Kanunu’nda beşinci kısım, mali hükümleri üç bölüm ve ondört maddelik başlıkta ele alır. Bunlar sırasıyla: (mad. 59) Belediyenin gelirleri, (mad. 60) Belediyenin giderleri, (mad. 61) Belediye bütçesi, (mad. 62) Bütçenin hazırlanması ve kabulü, (mad. 63) Harcama yetkilisi, (mad. 64) Kesin hesap, (mad. 65) Bütçe sistemi, (mad. 66) Geçmiş yıl bütçesinin devamı, (mad. 67) Gelecek yıllara yaygın hizmet yüklenmeleri, (mad. 68) Borçlanma, (mad. 69) Arsa ve konut üretimi, (mad. 70) Şirket kurulması, (mad. 71) İşletme tesisi ve (mad. 72) Borç ve alacakların takas ve mahsubu hakkındadır.
Konumuz belediyeler olduğu için 5302 sayılı İl Özel idaresi Kanunu ile 5355 sayılı Mahalli İdare Birlikleri Kanunu inceleme dışında tutulmuştur.
2.2. Malî Mevzuat Açısından:
Özellikle 2000’li yılların başından itibaren Türkiye’de ‘yeni kamu yönetimi’ anlayışının hayata geçirilmesi çerçevesinde birçok düzenleme yapılmıştır. Bu çerçevede, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu, mali yönetim alanında yapılan düzenlemelerin başında gelir.
Türkiye’de devleti değilse bile devlet organlarını analitik olarak en iyi tasnif eden kanundan bahsediyoruz. Buna göre kanun, birkaç istisna dışında (Türk Ulusal Ajansı ve Bölgesel Kalkınma Ajansları) tüm kamu kurumlarını ‘Genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri’ olarak adlandırır. Belediyeler ise, (V nolu cetvel) ‘Mahalli idare bütçeli kurumlar’ başlığı altında değerlendirilir.
5018 sayılı Kanunun 60 ıncı Maddesi ise, genel yönetim kapsamındaki tüm kamu idarelerinin ‘Mali Hizmetler Birimi’ni açıklar. İlgili maddede, idarenin stratejik plan ve performans programının hazırlanmasını koordine etmek ve sonuçlarının konsolide edilmesi çalışmalarını yürütmekten, izleyen iki yılın bütçe tahminlerini de içeren idare bütçesini, stratejik plan ve yıllık performans programına uygun olarak hazırlamak ve idare faaliyetlerinin bunlara uygunluğunu izlemek ve değerlendirmeye kadar; mevzuatı uyarınca belirlenecek bütçe ilke ve esasları çerçevesinde, ayrıntılı harcama programı hazırlamak ve hizmet gereksinimleri dikkate alınarak ödeneğin ilgili birimlere gönderilmesini sağlamaktan, bütçe kayıtlarını tutmak, bütçe uygulama sonuçlarına ilişkin verileri toplamak, değerlendirmek ve bütçe kesin hesabı ile malî istatistikleri hazırlamaya kadar; ilgili mevzuatı çerçevesinde idare gelirlerini tahakkuk ettirmek, gelir ve alacaklarının takip ve tahsil işlemlerini yürütmekten, genel bütçe kapsamı dışında kalan idarelerde muhasebe hizmetlerini yürütmeye kadar; harcama birimleri tarafından hazırlanan birim faaliyet raporlarını da esas alarak idarenin faaliyet raporunu hazırlamaktan idarenin mülkiyetinde veya kullanımında bulunan taşınır ve taşınmazlara ilişkin icmal cetvellerini düzenlemeye kadar; idarenin yatırım programının hazırlanmasını koordine etmek, uygulama sonuçlarını izlemek ve yıllık yatırım değerlendirme raporunu hazırlamaktan, idarenin, diğer idareler nezdinde takibi gereken malî iş ve işlemlerini yürütmek ve sonuçlandırmaya kadar; malî kanunlarla ilgili diğer mevzuatın uygulanması konusunda üst yöneticiye ve harcama yetkililerine gerekli bilgileri sağlamak ve danışmanlık yapmaktan ön malî kontrol faaliyetini yürütmeye kadar; iç kontrol sisteminin kurulması, standartlarının uygulanması ve geliştirilmesi konularında çalışmalar yapmaktan, malî konularda üst yönetici tarafından verilen diğer görevleri yapmaya kadar bir dizi görevler sayılır.
Hesap verme odaklı yeni kamu yönetimi anlayışının temeli, genel yönetim kapsamındaki tüm kamu idarelerinin harcama birimlerinde olduğu kadar sistem kurma açısından, ‘Mali Hizmetler Birimi’nde içkindir. Bu kadar ayrıntılı görevi olan birim için çıkartılan ‘Strateji Geliştirme Birimlerinin Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik’ten de bu durum anlaşılabilir.
3- MALİ HİZMETLER BİRİMİNİN KURUMSAL YAPI İÇİNDEKİ YERİ
Yukarıda da bahsedildiği gibi ‘Mali Hizmetler Birimi’, 5018 sayılı Kanuna tabi olan genel bütçeli kurumlar , özel bütçeli kurumlar , düzenleyici ve denetleyici kurumlar , sosyal güvenlik kurumları ve mahalli idare bütçeli kurumlar olmak üzere yaklaşık 2500 civarı kurumda teşkilatlanmıştır. Zaten bu sayı, aynı zamanda genel yönetim kapsamına dâhil kamu kurumlarının toplam miktarıdır .
Ancak her kurumda mali hizmetler biriminin teşkilatlanması doğal olarak aynı şekilde değildir ve bazı farklılıklar gösterir. Bu farklılıkların bir nedeni de, adı geçen birimin çalışma yönetmeliğinin, Maliye Bakanlığınca çıkartılan yönetmelikten kaynaklanmaktadır. Bu yönetmelikte mali hizmetler birimi, Strateji Geliştirme Birimi olarak yeniden adlandırılır. 5018 sayılı Kanunun 60. Maddesi, ‘Mali Hizmetler Birimi’ madde başlığını taşırken, aynı maddeye dayanarak hazırlanan çalışma yönetmeliği, ‘Strateji Geliştirme Birimlerinin Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik’ adını almış, ilgili birim de böylece Strateji Geliştirme Birimi olmuştur. Aslında sorun olacak bir durum gibi gözükmemesine rağmen, aşağıda değineceğimiz bazı uygulamalara zemin oluşturması anlamında sakıncalarına değineceğiz.
Kısaca, 5018 sayılı Kanunda (60. mad.) mali hizmetler birimi, yönetmelikte strateji geliştirme birimine dönüşmüştür, denebilir. İşte, ‘Mali Hizmetler Birimi’nin kurumlarda farklı teşkilatlanmasının birincisi sebebi, yukarıda sayılan husus iken; ikincisi de kurumların büyüklüğü, merkezî ve/veya mahallî idare olup olmaması, faaliyet konusu ve taşra teşkilatı olup olmamasına göre çeşitli sebepler sıralanabilir.
Strateji geliştirme birimi Başbakanlık, Bakanlıklar ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nda Strateji Geliştirme Başkanlığı; Müsteşarlık, Başkanlık, Genel Müdürlük, Genel Sekreterlik, YÖK, Üniversiteler, Yüksek Teknoloji Enstitüleri, Enstitüler, İl Özel İdareleri, Büyükşehir Belediyeleri ile Bağlı Kuruluşları ve benzeri yerlerde Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı; TODAİE, İlçe Belediyeleri ve Belde Belediyelerinde ise Mali Hizmetler Müdürlüğü şeklinde yapılanmışlardır.
Konumuz açısından yukarıda sayılan mali hizmetler birimi / strateji geliştirme birimlerinden hangisi ile vergi dairesini kıyaslayabiliriz sorusu, konumuzun bir kısmını oluşturmaktadır. Bu açıdan, belediyelerdeki yapılanmaya daha ayrıntılı bakabiliriz.
Büyükşehir, İlçe ve Belde Belediyeleri mali hizmetler birimi / strateji geliştirme birimlerinde gelirleri tahsil etmek üzere gelir alt birimi bulunmaktadır. Belediyemiz eğer Büyükşehir Belediyesi ise yukarıda da belirttiğimiz gibi Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı ve/veya Mali Hizmetler Daire Başkanlığının alt birimi olarak Gelir(ler) Şube Müdürlüğü vardır. Belediyemiz eğer İlçe ve Belde Belediyesi ise yine yukarıda belirttiğimiz gibi Mali Hizmetler Daire Müdürlüğünün alt birimi olarak Gelir Şefliği yer alır.
Belediyelerin Mali Hizmetler Biriminin alt birimi olan Gelir biriminin görevi, Maliye Bakanlığınca (Gelir İdaresi Başkanlığı) çıkarılan 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nda sayılan vergi, resim, harç, katılma payı, genel bütçe vergi gelirleri tahsilatı üzerinden ayrılan pay, hizmet karşılığı ücret ve diğer gelirleri tahsil etmektir. Ancak bu tahsil işlemlerini yaparken ilgili diğer mevzuata da başvurur. Bunlar ise genel olarak: Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu, Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun, Vergi Usul Kanunu, İl Özel İdarelerine Ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkında Kanun, Harçlar Kanunu, Damga Vergisi Kanunu, Katma Değer Vergisi Kanunu, Kabahatler Kanunu, Muhasebe Yetkilisi Mutemetlerinin Görevlendirilmeleri Yetkileri Denetimi ve Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik, Parasal Sınırlar ve Oranlar Hakkında Genel Tebliğ ve Tahsilât Genel Tebliği’dir.
4- MALİ HİZMETLER BİRİMİ (Gelir) -VERGİ DAİRESİ MİDİR?
Belediyelerin 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun kapsamında olduğu, kanunun 1 inci maddesinde belirtilir: “Bu kanun hükümleri ikinci maddede yazılı olanlar dışında, genel bütçeye giren vergi, resim ve harçlar ile il özel idarelerine ve belediyelere ait vergi, resim ve harçlar hakkında uygulanır.” O halde vergi dairesi tanımı yapılırken, bunun belediyeleri de kapsamına alacağı aşikârdır. Öyleyse vergi dairesi, yaygın olarak kullanıldığı şekliyle Gelir İdaresi Başkanlığının (GİB) bir taşra teşkilatından ibaret olmasa gerek. Evet, dar anlamıyla GİB taşra teşkilatında bir organdır. Ama geniş anlamıyla ele alırsak, belediyelerin mali hizmetler biriminin alt birimi olan gelir birimini de bir vergi dairesi olarak kabul etmemiz gerekir. Burada, Vergi Dairesi tanımını hatırlamakta fayda var. Bu tanımı da, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 4 üncü maddesi yapar. Buna göre ‘vergi dairesi’, ‘… mükellefi tespit eden, vergi tarh eden, tahakkuk ettiren ve tahsil eden dairedir.’ şeklinde tanımlanır.
Buna göre, Belediyelerin Mali Hizmetler Biriminin alt birimi olan Gelir biriminin de, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nda (BGK) sayılan vergi, resim, harç, katılma payı, genel bütçe vergi gelirleri tahsilatı üzerinden ayrılan pay, hizmet karşılığı ücret ve diğer gelirleri tahsil etmek görevi olduğunu tekrar hatırlarsak, tahsil edilecek kişiler de (gerçek/tüzel) birer mükellef olmak durumundadır. Aynen GİB taşra teşkilatı olan vergi dairelerinin yaptığı gibi, Belediye Gelir birimleri de mükellefi tespit ediyor, vergiyi tarh ediyor, tahakkuk ettiriyor ve onun tahsilini yapıyor.
Belediyelerin Mali Hizmetler Biriminin alt birimi olan Gelir biriminin vergi dairesi olup olmaması meselesi, hem vergi inceleme yetkisine sahip kişiler noktasında önem taşımakta, hem de vergi incelemesine esas olacak olan ve BGK’da sayılan 6 çeşit vergi (İlan ve Reklam Vergisi, Eğlence Vergisi, Haberleşme Vergisi, Elektrik ve Havagazı Tüketim Vergisi, Yangın Sigortası Vergisi, Çevre Temizlik Vergisi), 12 çeşit harç (İşgal harcı, Tatil Günlerinde Çalışma Ruhsatı Harcı, Kaynak Suları Harcı, Tellallık Harcı, Hayvan Kesimi Muayene ve Denetleme Harcı, Ölçü ve Tartı Aletleri Muayene Harcı, Bina İnşaat Harcı, Kayıt ve Suret Harcı, İmar İle İlgili Harçlar, İşyeri Açma İzni Harcı, Muayene, Ruhsat ve Rapor Harcı, Sağlık Belgesi Harcı) 4 çeşit pay ( Yol Harcamalarına Katılma payı, Kanalizasyon Harcamalarına Katılma Payı, Su Tesisleri Harcamalarına Katılma Payı, Müzelere Giriş Ücretlerinden alınan pay ve Maden işletmelerinden alınan pay) ve 1 ücretin (Belediye meclislerince düzenlenecek tarifelere göre ücret alma yetkisi) incelemesinin kapsam dışında kalışı üzerinde durulmaktadır.
Belediyelerin gelirlerinden olan yangın sigorta vergisini ele alalım. Bir sigorta firmasının, yangın sigortası yaptığı mükelleflerin ne sayısı, ne de ne kadar tutarda yangın sigortası yaptığının bilinmesi, inceleme yapılmadan tam olarak anlaşılamaz. Elbette beyan esastır ama gelire esas verginin incelenmesi de beyan esasına aykırı bir husus değildir. İnceleme olmadan, firmanın vermiş olduğu beyannamenin gerçeği ne kadar yansıttığının bilinmesi mümkün değildir. Ne Maliye Bakanlığı’nın ne de GİB’in bu konuda belediyelerin gelir kaynağı olan vergiler ve ilgili madde kapsamındaki konularda düzenli bir inceleme yapmadığı bilinmektedir.
Yine belediyelerin gelirlerinden olan Elektrik ve Havagazı Tüketim Vergisi’ni ele alalım. BGK’da Mad.34’ten 39’a kadar (39 uncu madde dahil) Elektrik ve Havagazı Tüketim Vergisi anlatılır. Belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde elektrik ve havagazı tüketimi, verginin konusunu oluşturur. Elektrik ve havagazı tüketenler, söz konusu vergiyi ödemekle mükelleftirler. Elektrik veya havagazını dağıtan kuruluşlar ise, satış bedeli ile birlikte bu verginin de tahsilinden ve ilgili belediyeye yatırılmasından sorumludurlar. Buna göre, elektrik ve havagazı’nın ilgili belediye sınırları ve mücavir alanda ne kadar tüketildiği ve ne kadar tahsil edildiğinin tespiti, belediyelerin söz konusu vergiden ne kadar gelir elde edeceği ile doğrudan ilişkilidir. Bu konuda vergi kaybının olup olmadığının anlaşılması ise ancak vergi incelemesi ile gerçekleşebilir. İncelemesi yapılamayan vergiden ne kadar etkinlik ve verimlilik beklenebilir, ayrı bir tartışma konusudur.
Bilindiği üzere, yine VUK’un 135 inci maddesi “İncelemeye yetkililer”i açıklar: Vergi İncelemesi; hesap uzmanları, hesap uzman yardımcıları, ilin en büyük malmemuru, vergi denetmenleri, vergi denetmen yardımcıları veya vergi dairesi müdürleri tarafından yapılır. Maliye Müfettişleri, Maliye Müfettiş Muavinleri, Gelirler Kontrolörleri ve Stajyer Gelirler Kontrolörleri, Gelirler Genel Müdürlüğünün merkez ve taşra teşkilatında müdür kadrolarında görev yapanlar her hal ve takdirde vergi inceleme yetkisini haizdir, der.
Dikkat edilirse, vergi incelemesi yetkisine haiz unvanlar arasında, Belediyelerin gerek Mali Hizmetler Birim yetkilisi, gerek alt birim olan gelir müdürü, gerek Mali Hizmetler Uzmanı veya Uzman Yardımcısı ve gerekse de Belediye Müfettişi yer almamaktadır. Yukarıda zikredilen kanunun 135 inci maddesinde, Belediyelerde bu kadrolarının olmamasının birinci sebebi, Belediyelerin Mali Hizmetler Biriminin alt birimi olan Gelir birimlerinin VUK’un tarif ettiği vergi dairesi tanımına uymasına rağmen, maliye politikalarının sorumlusu olan Maliye Bakanlığının maliye anlayışında hâlâ vergi dairesi olarak görülmemesi olabilir. Görülmüş olsaydı, 135 inci maddede belediyede mevcut ve mali hizmetler konusunda uzman olan unvanlara da yer verirdi. İkinci sebebi ise, belediyelerde 2008 yılına kadar mali alanda uzman kadrolara yer verilmemesi olabilir. Zaten bu eksiklik de fark edilmiş olacak ki, 2007 yılında çıkartılan Belediye Ve Bağlı Kuruluşları İle Mahalli İdare Birlikleri Norm Kadro İlke Ve Standartlarına Dair Yönetmelik ile bir adım atılmış oldu. 2008 yılında Maliye Bakanlığınca açılan bir sınav ile ilk defa mahalli idareler, talep ve tercih yöntemiyle Mali Hizmetler Uzman yardımcıları istihdamını yapmış oldular.
Dikkat edildiğinde ortada ciddi bir boşluk da bulunmaktadır. Belediyelerin Mali Hizmetler Biriminin alt birimi olan Gelir birimlerinin tabi olduğu 2464 sayılı BGK’ya göre tespit edilen mükelleflerin incelemesi de yapılamamaktadır. Doğal olarak bu alanda bir vergi kaybı da ihtimal dahilindedir. Belki, belediyelerin bizzat kendisi de gelir birimlerini bir vergi dairesi olarak görmemektedirler. Bunda, VUK 135 ile desteklenmediklerine dair düşünce etkili olmuş olabilir. Diğer taraftan, Maliye Bakanlığı da (GİB), bugüne kadar belediye personel politikalarında, A tipi kadrolara yer vermediğinden, VUK. Mad. 135’de anılanlar arasında belediyeden bir kadroya tekabül edecek unvana yer vermemiş olabilir.
5-SONUÇ
Hesap verebilirliği artırma temelli yeni kamu yönetimi anlayışı, mali alanda 5018 s. Kanun ve ikincil mevzuatı ile kendisini gösterdi. Kanunun 60 ıncı maddesi Mali Hizmetler Birimini ayrıntılı ve kapsamlı bir şekilde açıkladı. Kapsama dahil kurumlara ve onun birimlerine etkinlik-ekonomiklik-verimlilik bazında yeni kavramlar yükledi. Fakat çıkartılan yönetmelikte adı geçen birimin adı strateji geliştirme birimi olarak yeniden kurgulandı. Bu karışıklık etkisini, genel ve özel bütçeli kurumlardan ziyade, mahalli idare bütçeli kurumlarda gösterdi. Yeni ‘Sayıştay Kanunu’nun çıkması ve uygulanması ile düzeleceğine dair beklenti yüksektir.
Diğer taraftan, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun ‘Vergi Dairesi’ başlığını taşıyan 4 üncü maddesi ile ‘İncelemeye Yetkililer’ başlığını taşıyan 135 inci maddesinin, belediyeler aleyhinde denilemese bile lehinde olmayan yapısı, yorumu ve uygulamaları şimdiye kadar bazı sorunları birikitirdi. Zira, yetkin personel istihdamı noktasında mahalli idarelerin durumu malum idi. Ancak bundan sonra merkezi sınav uygulamaları ve ‘A tipi’ kadroların mahalli idarelere de açılmış olması, sorunun fark edildiğini ve açığın acilen kapatılmak istendiğini göstermektedir. Bu bağlamda, VUK’un yeniden yazımı gündeme geldiğinde özellikle belediyelerin de katkı sağlamasına imkan tanınması, verginin tabana yayılması ve yerinden yönetim anlayışının sadece sorumluluk-görev bağlamında değil, aynı zamanda yetki kısmında da matrise dahil edilmesi, sorumluluğun bir bilinç ve davranış biçimi haline dönüşmesinde önemli bir nokta olacağı yönünde değerlendirilmektedir.
31 Mayıs 2010 Pazartesi
Kalkınma Ajansları ve Ajansların Gelirleri

KALKINMA AJANSLARI VE AJANSLARIN GELİRLERİ
1- GİRİŞ
Bilindiği üzere, Resmî Gazete’de “Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkında Kanun” (Kanun) adıyla 25.1.2006 tarih ve 5449 sayı numarası ile yayımlanarak yürürlüğe giren kanun ile Türkiye yeni bir kurum ve anlayış ile tanışmış oldu. Bölgesel ekonomik kalkınma ve sosyal gelişme alanında yaşanan yapısal dönüşümün ve sürdürülebilir kalkınmanın en önemli kurumları arasında yer alacak olan “kalkınma ajansları” Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) koordinasyonunda kurulmaya ve faaliyete geçmeye başlamış ve birçok istatistikî bölgede ajans kurulum çalışmaları da devam etmektedir.
Ajansın (Kalkınma Ajansı) ikincil mevzuat çalışmalarında; Çalışma, personel, denetim, proje ve faaliyet destek ve bütçe ve muhasebe yönetmelikleri ile satın alma ve ihale işlerine dair usul ve esasları içeren kapsamlı bir mevzuat çalışması da tamamlanmış oldu. Ajansların bölgelerindeki kurumların, söz konusu yapılanmadan haberdar olup olmadığını zaman gösterecek. Ancak bu zamanın çok sürmeyeceği tahmin edilmektedir. Zira bölge kurumlarına bazı yükümlülükler (pay verme) getiriyor. Bu çalışmamızda, kısaca ajanslar ve onları ayakta tutacak gelirlerine değineceğiz.
2- KALKINMA AJANSLARININ KISA TARİHÇESİ
Yerel yönetim başlığına, 2006 yılında çıkartılan kanun ile bir yenisi daha eklendi. Ülkemizde bölgeler arası gelişmişlik farklarının dengeli bir yapıya kavuşturulması, bölgesel ve yerel kalkınmanın hızlandırılması ve sürdürülebilir dengeli bir gelişmenin sağlanması için çeşitli politikalar ve araçlar uygulanmıştır. Bunların başında, çeşitli büyüklükteki bölgeleri hedef alan bölge planları yer almaktadır. Bölge planları, kalkınma planlarının hedef ve stratejileri çerçevesinde bölgeler arası gelişmişlik farklarının azaltılması, geri kalmış yörelerde yaşayan nüfusun refah düzeyinin yükseltilmesi, metropollere büyük yük getiren göç eğilimlerinin istikrarlı bir dinamiğe kavuşturulması, plansız kentleşme nedeniyle oluşan sorunların çözüme ulaştırılması amacıyla bölgelerin özellikleri, farklılıkları, gelişmişlik düzeyleri ve temel sorunları ile potansiyellerinin belirlenmesine yönelik olarak merkezde hazırlanmaktadır.
Kalkınma planlarının sektörel öncelikleri ile mekânsal boyutların bütünleştirilmesine yönelik olarak, bölgeler arası gelişmişlik farklarını azaltmak ve sürdürülebilir kalkınmayı gerçekleştirmek amacıyla, çeşitli dönemlerde muhtelif bölgesel gelişme planları hazırlanmıştır. Bunların başlıcaları; Doğu Marmara Planlama Projesi, Antalya Projesi, Çukurova Bölgesi Projesi, Güneydoğu Anadolu Projesi, Zonguldak-Bartın-Karabük Bölgesel Gelişme Projesi, Doğu Anadolu Projesi Ana Planı ve Doğu Karadeniz Bölgesel Gelişme Planı’dır.
2001 yılı kişi başı gayri safi yurt içi hâsıla verilerine göre, ülkemizin en yüksek gelire sahip ili (Kocaeli, 6.165 ABD Doları) ile en düşük gelire sahip ili (Ağrı, 568 ABD Doları) arasında yaklaşık 11 kata varan bir gelir farkı bulunmaktadır. 2003 yılı illerin sosyo ekonomik gelişmişlik sıralaması çalışmasına göre ise özellikle Ankara’nın doğusunda yer alan illerin sosyo ekonomik gelişmişlik düzeylerinin, genel olarak ülke ortalamasının altında kaldığı gözlenmektedir. Bu durumdan daha da kötüsü, gelişmişlik düzeyi itibarıyla ülke ortalamasının altında yer alan bu illerden çoğunun sıralamadaki yerinin, bir önceki araştırma dönemine (1996) göre, daha aşağılara inmiş olmasıdır. Bu göstergelerden de görülebileceği gibi, başta kaynak sorunu ve bölgesel gelişme alanındaki kurumsal yapının yetersizliği gibi nedenlerden dolayı bölgeler arası gelişmişlik farklarının azaltılması ve bölgeler arası dengeli büyüme ve gelişmenin sağlanmasında arzu edilen düzeyde bir iyileşme sağlanamamıştır.
Kanun gerekçesini yukarıdaki bilgiler oluştururken, ilgili sorunları bertaraf etmek amacıyla, AB’nin istatistikî sınıflandırmasına (NUTS) paralel bir şekilde, üç düzey halinde İstatistikî Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) yapılmıştır. AB yetkilileri tarafından da onaylandıktan sonra, 28 Ağustos 2002 tarih ve 2002/4720 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan bu sınıflandırmanın, yine aynı Karar kapsamında bölgesel politikaların çerçevesinin belirlenmesinde esas alınması kararlaştırılmıştır.
Katılım Ortaklığı Belgesi temelinde, AB’ye ekonomik ve sosyal uyum sürecinin çerçevesini oluşturan ve 2004–2006 dönemini içine alan Ön Ulusal Kalkınma Planı, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarlığı tarafından hazırlanarak Yüksek Planlama Kurulu tarafından onaylanmıştır. Ekonomik ve sosyal uyumun en önemli yatay önceliği olarak bölgesel gelişmeye ağırlık veren Plan’da, finansman desteğinin en geniş olduğu alan bölgesel gelişme olarak tespit edilmiştir. Planda yönetim otoritesi olarak DPT Müsteşarlığı belirlenmiş olup, uygulamaya ilişkin görevlerin sektörel ve bölgesel kurumlar gibi “ara kurumlar” ile paylaşılması, bölgesel gelişme politikalarını yerel bazda uygulayacak kurumsal bir mekanizmanın geliştirilmesi ve bu alandaki program ve projelerin yönetimine ilişkin bazı görevlerin Kalkınma Ajanslarına (KA) devredilmesi öngörülmüştür.
2006 yılına gelindiğinde kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğini geliştirmek, kaynakların yerinde ve etkin kullanımını sağlamak ve yerel potansiyeli harekete geçirmek suretiyle, ulusal kalkınma plânı ve programlarda öngörülen ilke ve politikalarla uyumlu olarak bölgesel gelişmeyi hızlandırmak, sürdürülebilirliğini sağlamak, bölgeler arası ve bölge içi gelişmişlik farklarını azaltmak üzere oluşturulacak kalkınma ajanslarının kuruluş, görev ve yetkileri ile koordinasyonuna ilişkin esas ve usulleri düzenleyen kanun çıkmış ve kurulan ajansların teşkilatlanması, üç aşamada gerçekleşmiştir.
Birinci aşamada, Bakanlar Kurulu Kararı (BKK) ile Çukurova ve İzmir Kalkınma Ajansları kurulmuştur. Çukurova Kalkınma Ajansı, Adana ve Mersin illerini kapsamakta olup, ajans merkezi Adana’dadır. İzmir Kalkınma Ajansı da sadece İzmir ilini kapsamaktadır. İkinci aşamada, BKK ile 8 kalkınma ajansı kurulmuştur. Bunların merkezleri ise; İstanbul, Konya, Samsun, Erzurum, Van, Gaziantep, Diyarbakır ve Mardin’dir. Kapsadığı illerin sayısı farklılık göstermektedir. Farklılığın sebebi genel olarak nüfus, sosyo-ekonomik gelişmişlik göstergeleri vb. nedenlerden oluşmaktadır. Üçüncü aşamada ise, BKK ile 16 kalkınma ajansı kurulmuştur. Bunların merkezleri ise sırasıyla; Tekirdağ, Balıkesir, Denizli, Kütahya, Bursa, Kocaeli, Ankara, Isparta, Hatay, Nevşehir, Kayseri, Zonguldak, Kastamonu, Trabzon, Kars ve Malatya’dır. Bunlardan sadece Ankara’nın, ajans kapsamına alınan il sayısı tektir ve o da Ankara ilidir. Üçüncü aşamadaki diğer ajans merkezlerinin kapsamına aldığı il sayısı, 2 ile 6 arasında değişmektedir.
3- KALKINMA AJANSLARININ GELİRLERİ
Ajansın ayakta kalabilmesi için çok farklı bir gelir yapılanması öngörülmüştür. Kanunun 19 uncu maddesi, ajansın gelirlerini ve yöneteceği fonları açıklar. Gelirleri genel olarak merkezî, bölgesel, kurumsal, AB ve diğer uluslararası fonlar ile bağış ve yardımlar olmak üzere beş başlık altında ele alındığı görülmektedir.
Merkezî gelirlere baktığımızda, söz konusu payın hesabı şu şekilde yapılmaktadır: Bir önceki yıl gerçekleşen genel bütçe vergi gelirleri tahsilatından, vergi iadeleri ile mahallî idarelere ve fonlara aktarılan paylar düşüldükten sonra kalan tutar üzerinden, binde beş oranında her yıl ayrılacak transfer ödeneğinden, Yüksek Planlama Kurulunca her bir ajans için nüfus, gelişmişlik düzeyi ve performans ölçütlerine göre belirlenecek paydan oluşur. Bu payın takip ve koordinasyonu, Maliye Bakanlığı ve DPT arasında olacağı tahmin edilebilir. Ajansın en önemli gelir kalemidir. Kuruluş çalışmaları ve teşkilatlanmaları, genellikle bu başlık altında elde ettiği gelirler sayesinde yapılmaktadır.
Ajansın ikinci gelir kaynağı, yazımızın da esasını oluşturan bölgesel kurumlardır. Bu kurumlar; belediyeler, il özel idareleri, sanayi ve ticaret odalarıdır. Gelir takibi açısından ajansları en fazla uğraştıracak konular, bu kurumların payları doğru ve zamanında ödeyip ödememesi oluşturacaktır. Genellikle belediyelerin malî yapıları zayıf kabul edilir. İl özel idarelerinin ise sınırlı bir bütçesi olmasına rağmen, söz konusu kurumlar arasında, ajansa ödenmesi gereken payları en sorunsuz ödeyebilecek kurum olma özelliğine sahiptir.
Ajansa pay ödemeleri noktasında sanayi ve ticaret odaları için bir şey söylemek şu an için erken. Odalar da dâhil genel olarak kurumlar, ajanstan beklentileri karşılandığı ölçüde daha uyumlu, yapıcı ve katılımcı olacaklarına dair izlenimler edinmek mümkündür.
Üçüncü gelir kaynağını kurumsal olarak sınıflandırmıştık. Ajansın kurumsal inisiyatifi ile düzenlediği etkinliklerden kendi başına elde ettiği ve edeceği gelirlerdir. Bunlar ise, maddenin (c) ve (g) bendlerinde belirtilen faaliyet gelirleri ile bir önceki yıldan devreden gelirlerdir. Kanunda, faaliyet gelirlerinin neler olacağına dair herhangi bir ayrıntı yer almıyor. Gelirler arasında bir önceki yıldan devreden gelirlere yer verilmesi, ajansın 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nda tanımlanan genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinden sayılmaması ile doğrudan bağlantılı. Ama bu hali ise ajansın en tartışmalı yanını oluşturuyor. Çünkü merkezden aldığı paylar ile belediyeler ve özel idarelerden aldığı payların tamamı, kamu gelirlerinden sağlanmasına rağmen, Sayıştayca yapılan dış denetime tabi olmamaktadır. Bu da, kamu kaynağını denetim dışına çıkararak kamu adına bir haksızlık yaratıldığına dair tartışmaların yanında, federal yönetime geçişin alt yapısı olduğuna dair tartışmaları da alevlendirmektedir.
Gelir kaynağının dördüncü ayağını, AB ve diğer uluslararası fonlar ile bağış ve yardımlar oluşturmaktadır. Komisyon, 2000 yılından bu yana, Türkiye’ye yıllık ortalama 177 milyon Euro tutarında yardım sağlamıştır. Kopenhag Avrupa Zirvesi sonuçlarında bu miktarın 2004 yılından itibaren önemli ölçüde artırılması tavsiye edilmiştir. Komisyonun “Genişlemiş Bir Birliğe Doğru” başlıklı Strateji Belgesinde bu yardımın 2006 yılı itibarıyla en az iki katına çıkartılması öngörülmüştür.
2003–2006 döneminde, katılım öncesi mali yardım, kurumsal yapılanma ve yatırımlar olmak üzere iki ana önceliğe odaklanacaktır. Kurumsal yapılanma, aday ülkelerin ekonomik, sosyal, düzenleyici ve idari kapasitelerini güçlendirmek için gerekli olan yapıların, stratejilerin, beşeri kaynakların ve yönetim becerilerinin geliştirilmesine yönelik destek sürecidir. Katılım öncesi yardım, tüm sektörlerdeki kurumsal yapılanmanın finansmanına katkıda bulunacaktır. Kullanılabilir kaynakların yaklaşık %30’u bu amaca tahsis edilecek olup, bunlar esas itibarıyla "eşleştirme" vasıtasıyla üye ülkeler ile beraber uygulanmaktadır. Kaynakların yaklaşık %70’i yatırımlara tahsis edilecektir.
Sadece AB kaynaklarından değil, aynı zamanda diğer uluslararası fonlardan sağlanacak kaynaklara da maddenin (b) bendinde yer veriliyor. Maddenin (f) bendinde de, ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlarca yapılan bağış ve yardımlara yer verildiği görülmektedir. Söz konusu gelir unsurlarını göz önüne aldığımızda, ajansın rutin işleyen kamu kurumlarından ne kadar aktif olması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkar. Her yönüyle duyargaları açık, mevzuata hâkim, lisan bilen, kurumları tanıyan, kurum reflekslerini bilip ona göre bir davranış üreten ve bunları çok hızlı yapan personel ile değil, aksine bir takım çalışması ile sağlanabilir.
4- SONUÇ
Tüm tartışmaların ötesinde ajanslar, son zamanlarda giderek artan yerelliğe olan vurgunun bir yansımasıdır. Harcamaları, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun ve Sayıştayca yapılan dış denetim kapsamı dışında olması şimdilik onun en açık yönünü oluşturmaktadır. Gerekçesinde, finansmanının AB ve diğer uluslararası kurum ve fonlardan sağlanan gelirler oluştursa bile bu açıklama, kamunun payının varlığı göz önüne alındığında eksik kalmaktadır. Fakat her kesimin üzerinde ittifak ettiği husus, bölgesel kalkınmanın kaçınılmaz olduğudur. Burada dengenin nasıl sağlanacağı, adil bir yönetim anlayışının geliştirilmesine bağlıdır.
Her yönüyle mevzuata hakim, dünyayı ve ülke kurumlarını tanıyan, kurum reflekslerini bilip ona göre bir davranışı çok hızlı üreten takım ruhlu çalışanlara ve yöneticilere ihtiyaç vardır. Bu ise ne sadece lisan bilmekle, ne de sadece mevzuata hâkim olmakla gerçekleştirilebilir. Disiplinler arası anlayışa sahip, dünyayı birçok yönden okuyabilen eğitimli insanların söz konusu yapılanmaya içerilmesinde fayda mülahaza edilmektedir.
Özellikle kamu kurumlarına, belediyelere, şirketlere ve yörenin STK’larına ajansın ne yaptığı, ne yapabileceği, ne yapmayacağı anlatılıp, gösterilip ve örneklendirilip onlardan da gerekli desteğin alınması, proje üretiminin, her şeyden önce proje mantığının yaygınlaştırılması sağlanmalıdır.
7 Mart 2008 Cuma
ANKARA’NIN İKTİSAT ZİHNİYETİ ÜZERİNE

I.
İktisat Tarihi çalışmalarında Osmanlı dönemini ele alan araştırmaların, Cumhuriyet dönemini konu edinen araştırmalardan fazla olduğu üzerine yapılan uyarıların doğruluğu bir vakıa. Fazla olmasının önemli bir sebebi, dönemlerin uzunluğu ile doğru orantılı olsa gerek. Her halükârda Cumhuriyet dönemi İktisat tarihi çalışmaları, Osmanlı dönemine nispeten az ilgi gören ve üzerinde az üretimin yapıldığı bir alan olma özelliğini hâlâ korumaktadır.
II.
Sabri Orman’a göre, Cumhuriyet dönemi İktisat tarihini anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gereken önemli unsurlardan biri, modernleşen Türkiye tecrübesidir. Türkiye'nin modernleşme tecrübesi dikkate alınmadan dönemle ilgili yapılacak her izah, büyük ölçüde eksik kalacaktır. Modernleşme tecrübesinin rolüne atfedilen önemin gerekçesi, anılan tecrübenin hayli uzun bir tarihî geçmişe sahip olması ve bu tarih boyuncu devlet politikalarının ana referansını oluşturmuş olmasıdır[1]. Cumhuriyet dönemi iktisat tarihi çalışmalarındaki niteliksel eksiği giderircesine vurgulamak istediği, ilgili döneme ilişkin bakışımıza sosyolojik bir okuma seferber edildiğinde analizin daha doğru yapılabileceğidir.
Önceli Sabri Ülgener de, Ülkemizde bu tarz bir okumanın önünü açan ilk ve hatta ilk iktisat tarihçisiydi. Büyük eleştiriler alsa da onun başardığı şey, Batı’da kapitalizmin kökenleri üzerinde kültürün – özellikle Protestanlığın* - ‘de' etkisinin olduğu yönündeki yaklaşımlar ışığında Osmanlı Sisteminin analizinde sanatı ve özellikle edebî eserleri kullanmış olmasıdır.
Dönemin psikolojisini vermesi açısından da ilginçtir edebi eserler. Edebiyat ki, diyor Ülgener, bir bakıma sosyo-kültürel kişiliğimizin söz ve yazı halinde kendini dışa vurması demek; kâh kendisi “toplumu belirleyen”, kah ''toplumla biçimlenen ", fakat hangi suretle olursa olsun sosyal varlığımızı olduğu gibi aksettiren ifade ve sembollerin toplamı olarak önümüze seriliyor. Şurada burada rastlayabileceğimiz izleri ile beraber tümünü yaşamaktan uzak kaldığımız geçmiş bir dönemin zihniyetini -bir miktar zorlamak pahasına- bu ifade ve sembol toplamını konuşturarak yeni baştan yaşamak imkanına sahibiz[2], diye bitirir cümlesini.

III.
Giriş için kullandığımız bu kesitler, Cumhuriyet dönemi İktisat zihniyetini Türk edebiyatını izleyerek ortaya çıkartılabilmesi için yeterince davetkârdır. Davetkârdır çünkü, Osmanlı dönemi için Ülgener'in yaptığı çalışmanın benzeri, Cumhuriyet dönemi İçin hâlâ yapıl(a)mamıştır. Davetkârdır çünkü, Cumhuriyet dönemi iktisat tarihi çalışmaları ile modernleşen Türkiye tecrübesinin ilişkilendirilmesi üzerine S. Orman’ın yaptığı davete (yeterince) icabet edilmemiştir. Dolayısıyla bu yazının, yukarıda anılan icabete hazırlık şeklinde değerlendirilmesini umuyorum.
Hazırlık için seçeceğimiz ilk eser, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Ankara adlı romanı. Bunun nedeni, yazarının Anadolu'nun bir şehri olan Ankara'yı dönüştürme, ona bir norm kazandırma gayreti içeririnde olan Kadro dergisi üyelerinden olması. Gerçek Ankara, yani Cumhuriyetin içinde doğduğu, yaşayan, nefes alan, işinde gücünde, iki dirhem bir çekirdek, kendi halinde bir Osmanlı taşrası. Bir Osmanlı taşrası olmanın bütün genel ve bazı kendine has yerel özelliklerini bünyesinde taşıyor. Ankara, olması gereken, İstenen ve umulan bir "kent' ile taşralı ve bir o kadar reel, soft yünü meşhur şehir Ankara arasındaki gerilimdir. Bu gerilim ise, Cumhuriyet'in Osmanlı'dan devraldığı:
- % 20’nin altında şehirde yaşayan esnaf ve tüccar, % 80'in üzerinde tarımlauğraşan, yani köylü ve ekonomik becerisi olmayan bir nüfus,
- savaş ve başka nedenlerle yeni demografik yapılanmada vasıflı işgücü, büyükoranda zayıflamış insan kompozisyonu,
- girişimcisi yok denecek kadar az ve güçsüz bir özel sektör.
- ağır borç yükü altında bir ekonomi,
- ve gayrimüslimlerin etkinliği ve kapitülasyonlar nedeniyle dışa bağımlı bir üretim
yapısı[3] mirasına rağmen bu dönemde uygulanan 'modernleşme projeleri'nin* zaman zaman radikalleşmesi ve nihayet orijinal amacından uzaklaşarak makro normatif ve reel sistemleri arasında ‘friksiyon (sürtünme) problemi’[4] yaşayan ve kaynaklarını israf etmiş olan bir toplumun habercisidir.
Romanda o dönem iktisat zihniyeti en yalın halde, Ankara'nın itibarlı ve fakat on onbeş yıldan fazla eski bir aile olmayan Sungurlu Zade Ömer Efendide görülür. Ankara'nın yaşayan, gerçek ve ekonomik bir tip için en uygun karakteridir. Bu haliyle normatif değerlerle yüklü Ankara’ya yakışmayan ve en uygunsuz bir tiptir de. % 20'nin altında olan şehirli nüfûsun, esnaf-tüccar karışımı küçük burjuvası olma gayretlerinde gösterilmeye çalışılır. Ama bu burjuva, Ankara'da ne kadar olunabilirse, bu toplumsal yapıda nasıl yetişirse o kadar elbette.
Ömer Efendi, senede bir defa tiftik, bir defa âşar mevsiminde, bir defa da kış sonlarına doğru böyle sık sık uykusuz kalırdı. Bu âdeti, her iki kadınca malûm ve muayyendi. Bu sefer ne yaz sonu, ne kış sonu olmamasına ve işlerin tam durgun zamanına rasgelmesine rağmen efendisinin bu vakitsiz uykusuzluğu Hatice Hanımı epeyce şaşırttı.[5]
Ankara'yı romanında yeniden kurmaya çalışan yazar için Batı, neredeyse bileşenlerinden, kendini kuran misyondan ayrı olarak düşünülür. Batı'nın bugünkü şekillenişinde burjuvanın payı neredeyse görmezden gelinir. Ekonomik tip de diyebileceğimiz burjuva tipi/kimliğinin oluşumunda hırs, bencillik, tamah, kıskançlık, hesabîlik ve hasislik gibi özelliklerin payı varken, Ankara'da milli burjuvanın oluşumu için kafa yoran Kadro üyesi yazar, adeta bu özelliklere savaş açmış gibidir.
Ankara'nın varolan toplumsal yapısının bir parçası olan Ömer Efendi'nin gerçek bir tip olduğunu ama tamamen ekonomik denecek bir tip olmadığını ve kimi zaman da bunlar arasında bazı geçişkenliklerin olduğu ima edilir:
Adam sen de," diyordu. "Bütün bu kasavet, bu tevatür, ayda yirmi beş lira için mi? Hay olmaz olsun. Yarından tezi yok, bir mektupla her şeyi keser, atarım. Kendi evim değil mi? Ben oturacağım, derim, ne şu, ne bu..."
Sonra birden aklına başka bir şey geldi. Nazif in (...) Bankasındaki mevkiini düşündü. Alışveriş mevsimi, iş mevsimi yaklaşıyordu. Onunla münasebetinden çok istifade edebilirdi. Bundan başka 'Ne olur, ne olmaz, mebus dostu var. Karısının beraber dolaştığı adam koca bir Binbaşı. Her şey onların elinde... diye düşündü, s. 83.
Yeniden kurulan, normatif değerlerle yüklü, ütopik şehir Ankara'ya Ömer Efendi; Ömer Efendiye de Ankara yakıştırılmadığı için romanın ikinci ve üçüncü bölümünde izine rastlanmaz. Bu küçük burjuva habercisinin Ankara'da nereye gittiğine ve batıp batmadığına dair Ankara, hem çok ketum, hem de yok edicidir. Yine de romanı okumaya devam ettiğimizde karşımıza çıkan bir gerçek var. Ömer Efendi gibi bir gerçeklik, gözümüzden veya sahneden bir el çabukluğuyla uzak tutulurken, bugünlerde hayatımızın bir parçası olma yolunda klasikleşen başka bir gerçekliği sahneye çıkartıyor. İkinci ve üçüncü bölüme yer yer damgasını vuran bu gerçeklik, askerî sınıfın omurgasını oluşturduğu siyaset-devlet (iktidar) dolayımından geçerek zenginliğe ulaşılabileceği düşüncesidir. Nitekim bunun ilk belirtilerini Ömer Efendide görürüz. Daha doğrusu Ömer Efendi hemen anlar, yeni imkanların, zenginliklerin ve mevkilerin ancak bu dolayımdan geçerek elde edilebileceğini:
Sonra birden aklına başka bir şey geldi. Nazifin (...) Bankasındaki mevkiini düşündü. Alışveriş mevsimi, iş mevsimi yaklaşıyordu. Onunla münasebetinden çok istifade edebilirdi. Bundan başka 'Ne olur, ne olmaz, mebus dostu var. Karısının beraber dolaştığı adam koca bir Binbaşı. Her şey onların elinde..." diye düşündü, s. 83. (İtalikler benim).
Yazarın Ömer Efendiyi el çabukluğuyla sahnenin dışına itmesi üzerine etraflıca düşünüldüğünde, 1980 sonrası Anadolu sermayesi olarak bilinen iktisadî atılımın pörtlercesine sahneye (piyasa ?) çıkmasıyla ilişkilendirilebilmesi mümkündür. Ancak bu konu ayrıca ele alınmalıdır.
Ekonomik artığı yeniden bölüştürme aracı olan siyaset ve onu özellikle o dönem için belirleyen askerî sınıfın romandaki kahramanı Binbaşı Hakkı Beyin paraya kavuşma biçimi, bahsedilen dolayım için iyi bir örnektir. Bu konuda tecrübesiz olan Hakkı Bey epeyce zorlanır, sıkılır ama askerliğin verdiği dinamiklikle bu olumsuzlukların üstesinden gelebilecek enerjiyi bulur kendinde. Cumhuriyet'i kuran sınıf, elbette para kazanmanın, komisyondan pay almanın da yollarını bulacaktı. Onbeş yirmi yıl kadar önceleri köylerde çerçicilik yapan Ömer Efendi kadar da mı olamayacaktı! Üstelik bu işler için biçilmiş bir mevkie sahipken:
Hakkı Beyin randevusu, Ankara'ya su tesisatı yapmak için gelmiş bir Alman
grubunun mümessilleriyle idi. Çay ziyafeti de (........ ) Elçiliğinde veriliyordu.
Eski Fırka Kumandanı, askerlik hayatından kalmış bir çeviklikle yatağından fırladı. Banyonun kapısından girmesiyle, yarım saat sonra bütün sabah tuvaletini
bitirmiş olarak odaya dönmesi bir oldu. Bir taraftan çayını içiyor, öbür taraftan giyiniyordu. Selma Hanım yatağı içinden, hizmetçiye, kocasına yardım etmesi için emirler veriyordu, s. 108.
Anlatılan dönem içinde kendisi de taraf olan yazar, romanda da yazar olan Neşet Sabit ağzından konuşur. Batıcılığı savunurken toptancı değildir ama onun, çürümüş sınıfının üretim ve tüketim şartlarını kendimize uygulamaya uğraşmak yerine, modernliği Batılılığa indirgeyerek ona, Türk damgasının vurulmasını teklif eder.[6] Bu yönüyle Neşet Sabit, taklitçiliğe, israfa (s.155), bencilliğe (s.156, 157), kaderciliğe (s.195) ve çıkarcılığa (s.196) karşıdır ve bu karşı duruşla işi nerdeyse kendi başına çalışarak para kazanmaya kadar vardırır. Selma Hanım'a bakın neler düşündürür:
Genç kadın [ Selma Hanım] bir bankada veya bir şirkette çalışmayı hiç cazip bulmuyordu. O, yapacağı işin insanî ve içtimaî bir kıymeti olsun istiyordu. s. 164, 165.
Yeni zengin tipinin basında eleştirilmesinden (s. 185) yola çıkarak Neşet Sabit'in (yazar) anti kapitalist biri olduğu kesinlikle sanılmamalıdır. Taha Parla' nın, genelde solidarist-dayanışmacı, zaman zaman, yer yer de faşizan ve faşist tonları ve dozlarıyla korporatist (meslekî birlikçi) dediği Türk kamu felsefesinin[7] içinden konuşur yazar (N. Sabit):
Türk işçileri, Türk mühendisleri, Avrupa'daki arkadaşları gibi bedbaht da değildirler. Eski Roma'nın esir sürüleri gibi bin bir mihnet ve cefa altında, bin türlü mahrumiyetle ruhları ve suratları ekşimiş, içkiden, açlıktan bütün insanî faziletlerini kaybetmiş Avrupa proloteryasının (italikler yazarın) sefalet ve felâketinden Türkiye'de eser görülmüyordu. Türkiye'de işçiler birer devlet memuru idi ve yüreklerinde bir devlet memurunun haysiyetini, vekarını, mesuliyetini taşıyorlardı. Başlarında patron diye bir belâ yoktu. Kimsenin esiri değildiler. Yalnız memleketin hizmetçisi olduklarını ve alınlarından akan terin vatan topraklarına bereket getirici bir rahmet gibi yağdığını biliyorlardı. Onun için, her biri, insana, harb safhalarındaki neferler gibi birer kahraman heybetinde görünüyordu.
Bunlar arasında, binlerce kadın da vardı. Lâkin, kadınların büyük bir kısmı fabrikaların büro işlerinde veya paket ve ambalaj dairelerinde kullanılıyordu. s.187.
Bilindiği gibi korporatizm, rekabetçi bireyci liberal kapitalizme Marksizm'in yönelttiği üretim anarşisi ve sınıfsal sömürü eleştirisindeki isabet payını görüp, kapitalizmin sınıf çatışması riskini gidermeye yönelik korporatist kapitalist bir kuram geliştirmiştir. Korporatizm, liberal kapitalizmin bencil bireyciliğinin ve parlamentarizminin "anarşik demokrasiye yol açtığını ileri sürmüş; ya doğrudan doğruya korporasyonlara ve korporatif meclislere, ya da daha gevşek karma ekonomik konseylere ve idarî devletçiliklere başvurmuştur.[8]
IV. SONUÇ YERİNE
Yazarın, romanı Ankara’yı üzerine kurduğu tarih aralığı, Cumhuriyet dönemi iktisat tarihi çalışmalarında Korkut Boratav’ın dönemlendirmesi* esas alındığında, 1- Açık ekonomi koşullarında yeniden inşa: 1923-1929, 2-Korumacı devletçi sanayileşme :1930-1939 ; Oktay Yenal’ın dönemlendirmesi* esas alındığında ise, 1- Halkçı ekonominin temelleri : 1923-1930, 2- Bunalımdan devletçiliğe: 1930-1950 adlı başlık ve yıllarının kapsamına girdiğinden, Osmanlı toplumsal yapısını kabaca yeniden hatırlamamız zorunlu olur. Çünkü Cumhuriyet’in Osmanlı’dan tevarüs ettiği toplumsal yapı, bilindiği gibi 1960’lı yıllara kadar varlığını koruyordu[9].
Yukarıda da kısmen değinildiği gibi Osmanlı toplumsal yapısı, yönetim açısından en genel ifadeyle; yöneten, askerî ve sivil bürokrasi; yönetilen, vergiye tabi kesim, reaya, yani çiftçi, esnaf ve tüccardır. Yerleşik nüfusun % 90’a yakını kırsal kesimde ve tarımla uğraşırken geri kalanı ise şehirdedir. İşte 1960’lı yılların sonuna kadar varlığını sürdüren toplumsal yapı buydu.
Roman, isminden de anlaşılacağı gibi, adı geçen toplumsal yapının % 90’ına yakın kırsal kesimi değil, % 10’unun üzerindeki şehirli kesimi ile ilgili. Fakat romana konu olan bu ilgi, yönetilen kesim üzerinden değil, yöneten kesimin marifetlerine odaklanmış bir görünüm arz ediyor. Yönetilen kesimde bulunan Ömer Efendi’nin ikinci ve üçüncü bölümde görünmemesi, daha doğrusu gösterilmemsiyle açıklanacak bu durum, ‘modernleştirici’ yönetimin halkı, yani ‘halkla beraber’ olma iddiasındakilerin yönetilenleri sahneden nasıl uzaklaştırdıklarının da bir göstergesidir, şeklinde okumaya açık bir metindir. ‘Sahnede’ kalanlar ise, yönetimi temsil eden Murat Bey ve Selma Hanım çevresinde yine yönetimi temsil eden Binbaşı Hakkı Bey ve Neşet Sabit’tir. Yöneten, yönlendiren semt Yenişehir, Çankaya ve Ankara’dır. Yöneten Ankara’nın binbaşı Hakkı Bey ve mebus Murat Bey gibi tiplerini eleştirse bile yazar, kurguladığı Ankara’da Ömer Efendi’ye değil, onlara daha çok ömür biçer.
‘Yöneten’ sınıftan Hakkı Bey ve Murat Bey, Ülgener’in Osmanlı’nın çözülme devri zengini üzerine anlattığı özelliklerin aynısına sahiptir: Konak hayatı, gösteriş hevesi, evlâd bolluğu, zihniyeti toprağa dayalı, maddesi toprak altına gömülü, bir defalık kazançların insana verdiği hasislik ve üretime değil tüketime dayalı iktisat rejimi. Fakat ‘yönetilen’ Ömer Efendi, yöneten adı geçen tiplerin aksine tutumludur. Tüketimden çok üretime yakındır.
Türkiye’nin ekonomik modernizasyonu açısından değerlendirildiğinde Ömer Efendi tipi, diğer tiplerin aksine başarılıdır. Ancak literatür, 1930’lara kadar olan dönemi her ne kadar liberal olarak belirtse de, gerçek bunun tam tersidir. Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik modernizasyonu için Ömer Efendi’nin 1950’li çok partili yıllara hatta 1980’lere kadar, beklemesi gerekmektedir. Ancak bu açıklama, ‘yönetenler’in Ömer Efendi’yi zengin kılmak için uygun bulmaması, ya da Ömer Efendi’nin yönetenler gibi düşün(e)mediği, moderniteyi onlar gibi algıla(ya)madığı varsayımı altında geçerlidir.
[1] Sabri Orman, İktisat Tarih ve Toplum, İstanbul, 2001, s.85.
* Ayrıntılı bilgi için bkz. Max Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu, (Çev. Z. Gürata), Ankara, 1999.
[2] Sabri F. Ülgener, İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, İst., 1991, s.17.
[3] Ömer Demir, "Anadolu Sermayesi ya da İslâmcı Sermaye", Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce, Cilt 6: İsIamcılık, (Ed. Yasin Aktay), İst. 2004, ss. 870-871.
* Kavram S.Orman’a ait. A.g.e. s. 91.
[4] Orman, A.g.e. s. 90.
[5] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, İst. 1994, s.84.
[6] Bkz. Y.K. Karaosmanoğlu, A.g.e.,s.142-143.
[7] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Taha Parla, Ziya Gökalp Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İst. 2001, s.7
[8] T.Parla,a.g.e., s.8.
* Bilgi için bkz. K.Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985, İstanbul 1990.
* Bilgi için bkz. O. Yenal, Cumhuriyet’in İktisat Tarihi, İstanbul 2003.
[9] Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980, İstanbul 1992, s.139.
6 Mart 2008 Perşembe
BİRAZ CESARET

Yayımlanma Yeri: YARIN DERGİSİ
(2008/Mart)
http://www.yarindergisi.com/
Öyle sanıyordum ki; 28 Şubat’tan, hemen her kesimden insan, fazlasıyla dersini almış, sözüm ona ders verme gayretinde olanların dahi, bir biçimde doğal yollarla olmasa bile, kendi dışında gelişen süreçlerin baskısı ile toplumu hiçe sayan davranışlardan vazgeçeceğini bekliyordum. Heyhat!
Üzerinden on yıl gibi kısmen kısa, kısmen de uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, yine aynı heveskârlar, ellerinde artık olmayan balyozu tekrar indirmek için fırsat gözlediklerini, en ufak bir fırsatı dahi kaçırmaya tahammüllerinin olmadığı izlenimini uyandırmakta bir beis görmediler. Doğrusu bundan da pek utandıkları yok. Onların en bariz özelliği, utanmama olsa gerek: Bir gün savaş tamtamları çalıyorlar; bir gün “başörtüsü”ne özgürlük getirme iddiasında olan yasal düzenlemeyi “kaos”la özdeşleştirerek manşetlerine çıkarıyorlar; bir gün de hâlihazırda varolan baskıları azaltmak veya en azından onu konuşmak yerine, muhtemel baskıları “mahalle baskısı” gibi korkuya dönük yeni baskı ihtimalleri ile toplumu tekrardan yeni bir “korkular simülasyonu” ile terbiye etme aymazlığından bir an bile geri durmama cesaretini kendilerinde fazlasıyla bulabiliyorlar. Ne cesaret! Bunun karşısında olan yetkili kesim ise, kendileri korkmasa bile toplumun korkabileceğini ihtimal dahiline sokarak, aslında tam da onların isteklerine uygun davranmış olmuyorlar mı?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin artık bir omurgaya sahip olmaya yatkınlaştığı şu dönemde, içinde bulunduğumuz süreci tersine çevirecek kim olsa, milletin haddini bildirme olgunluğuna nihayet geldiğini bilmeleri gerek. Dahası, milletin verdiği temsil yeteneğini bihakkın kullanamayacak hükümeti de bundan başkası beklemiyor.
Türk Tarihini yeniden gözden geçirmeli
Kendimizi eğer gerçekten Türk tarihinin içinde ve onun yapıcısı olarak görüyorsak, egemen yönetici kesim, yani Türk aristokrasisi (ak-budun) ile yönetilen kesim, yani halk (kara-budun) arasındaki mesafenin büyüklüğünün, eninde sonunda devleti çöküntüye götürdüğü, tarihimizi bilenlerin malumudur. Yine de ilam etmeyi şu dönemde hayati derecede elzem görmekteyim.
Anadolu Selçuklu Devleti’ne kadar Türkler, çoğunlukla konar-göçer bir hayat sürüyordu. Sayıya gelmeyecek kadar da olsa bu hayatın tipik örneği, el’ân Toros dağlarında devam ediyor olsa gerek. Türk göçebeliğinin özgün yanlarından biri de, yerleşikliğe oldukça yatkın olduğudur. Tarihsel süreç içerisinde söz konusu konar-göçerliğin çoğunlukla hiçbir baskı olmadan, doğal olarak kendiliğinden yerleşikliğe ve şehirliliğe doğru kayması açık biçimde görülür. Fakat konumuz bu değil.
II. Kılıçarslan’ın (1155–1192) Bizanslılara karşı kazandığı Miryakefalon (1176) savaşı, Türklerin Anadolu’da kalıcılığını sağladığı kadar, ak-budun kara-budun açısından da dönüm noktasıydı. Göçer nüfus çoğunlukla merkezin (Selçuklu Devleti) menfaatleri ile aynı iken, söz konusu savaştan sonra devlet, ekonomik sebepler başta olmak üzere başka bazı sebeplerden dolayı da seçimini yerleşik hayattan yana koymuştu. İtaat eden göçerleri ordu içinde istihdam ederken, itaat etmeyenleri uçlara yönlendiriyordu. Bu dönemde uçlar denetimden çıkmış, göçerler (Türkmen, Yörük) ayaklanma eğilimine girmiş ve merkez de onlara çok acımasız davranmıştı. Sebep basitti: Kendisi de göçer olan Selçuklular, tercihlerini bir dönem sonra yerleşiklerden yana kullanmış ve milleti nezdindeki durumu “hain” olmuştu. Türk Tarihinin en büyük isyanı sayılan Babaîler İsyanı işte bu dönemde (1239–40) olmuştu. İsyan, birçok okumaya açık olsa da temelinde sosyal ve ekonomik rahatsızlıkların yattığına kuşku yoktu (1). Yersiz ve yurtsuz bir halk, isyan etmişti…
Göçebeler yerleşik topluluklar üzerinde egemenlik sağlasalar bile bunun uzun ömürlü olma ihtimali yoktu. Yerleşiklerle kaynaşmanın sonucunda, göçebelerin eski siyasal yapısı her geçen gün biraz daha yerleşikler lehine değişiyordu. Göçebeler, yerleşik hayattan ürkmüşler, bu düzeni benimsememişler, daha önceki idarelerin dışladığı yerleşiklerle hemen kaynaşıveren ve yerleşikliğe meyleden beylerine çok öfkelenmişlerdi. Aksakallıların ve ozanın yerine şehrin kadısının sözünü dinlemek istemiyorlardı (2).
Selçuklu ak-budunu, isyan eden kara-budunu güçlükle bastırdıktan 3–4 sene sonra Moğollara (Kösedağ Savaşı, 1243) yenildiler…
Şunu hemen belirtmeliyim ki, burada vurgulamaya çalıştığım şey, göçerliği/göçebeliği yerleşiklikten üstün ya da aşağıda göstermek değil. Anlatmak istediğim, dönemin en büyük Türk organizasyonu olan Selçuklu Devleti’nin, halkın sosyal ve ekonomik yapısını aniden dönüştürme gayretinin, kendisinin de sonunu getirdiğidir. Gündelik dil ile söylersek; “halkı kendine küstürmüştür”.
“Evet, Türk yöneticileri ve halkı kent hayatında yer alıyordu ama bu, yöneticilerin kent hayatına verdikleri önemden ziyade siyaset etme ve egemenlik usulüyle ilgiliydi. Kentlerde sürdürülen hayatta, Türkler kadar daha önceden beri buralarda yaşayanlar, Moğol ve Harezmlilerin baskısıyla İran’dan gelen aristokratlar ve kentliler de rol oynuyordu. Kentlerdeki esnaf yaşamı, daha ziyade Grek ve Ermeni esnafla, İran’dan gelen kentlilerin etkileşimi sonucu oluşmuştu. Zaman içinde İrani unsurlar özellikle kültür alanında belirleyici olmaya başlamışlardı. Başta Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi din büyükleri ve aydınlar olmak üzere, saray çevresi ve aristokratlar Farsça yazıp konuşuyordu; kent halkı bile Farsça biliyordu. Fars kültürüne kapılmanın etkisi, Kılıçarslan’ın oğullarından başlayarak sarayda çocuklara Farsça adlar konulmasına neden olmuştu. Büyük Türkmen Oğuz kitleleri kentlerin dışında yaşıyor, dolayısıyla kent toplumunun ve kültürünün de dışında kalıyorlardı. Ancak gerek Selçukluların iskân siyasetinden gerekse Türkler olarak ikinci planda kalmaktan hiç hoşnut değillerdi ve sürekli isyan ediyorlardı. Zor kullanmak dahil her yola başvuran Selçuklular, gerektiğinde aşiret reislerine resmi unvanlar veriyor ya da onları saray hizmetlerine alıyorlardı. Ama başarılı olamadılar, üstelik devlet yönetimi giderek Fars etkisine girdi. Dolayısıyla Türkmen-Selçuklu gerilimi devamlılık kazandı. Tüm bunlar olurken uç bölgelerinde göçerlerle yerli halk arasında yepyeni bir ilişkiler ağı kuruluyor, bir “uç hayatı” hatta bir “uç dili” ortaya çıkıyordu” (3). Görüldüğü gibi, kara-budunun kapıldığı psikolojik atmosfer, “ikinci plana itilmek”.
Oysa devlete düşen, bu duyguya yol açıcı söylem ve eylemlerden kaçınmaktır. Selçuklular, bundan kaçınamadığı için, büyük isyandan birkaç yıl sonra yıkılarak, bir kent dili değil de uç dili konuşan uçlarda bir beylik, yıkılan devlet onurunu tekrar diriltmek için “dile gelmiştir”.
Osmanlı Beyliği’nde de başlangıçta çok canlı bir konar- göçer hayat hakimdi, kısacası göçebeydiler. Osmanlılar ancak Orhan Bey zamanında yerleşikliğe geçmeye başlasa da, Bursa’nın fethinden (1326) dört beş yıl sonrasında bile göçebelik sürüyordu. Oysa bir koca imparatorluk at sırtında fetholunabilir ama at sırtında yönetilemezdi. Yönetim için düzenli vergi gerekli idi, düzenli vergi de yerleşikliğe dayanıyordu. Böylece Osmanlılar da göçebelikle bağlarını kopardı ve göçerleri yerleşik düzene geçirip tebaa haline getirmek için ağır vergiler konuldu.
II. Mehmet (Fatih Sultan) devrinden itibaren Osmanlılar da, yerleşik hayattan yana tavır alarak, göçer Türkmenlerle aralarının açılmasını göze aldılar. Çandarlı Kara Halil Paşa yerine Rum Mehmet Paşalar, Zağanos Paşalar kaim oldu. Hocası Akşemseddin’in yazdığı bir mektupta, diyor Erol Göka, Fatih’i “…amma Türkman’dan gafil olmayasız. Anın da ipin salıvermeyisiz, bilmiş olasız” diye uyarması payitahtta Türklere karşı gelişmekte olan olumsuz tavrın tipik bir işaretiydi. II. Bayezid’in göçebe bağımsızlığını önlemek üzere yaptığı düzenlemeler, I. Selim (Yavuz) tarafından kararlılıkla uygulanacaktı. Ancak göçebeler, daha dün seçimle işbaşına getirdikleri beylerin payitahta yerleştikten sonra nasıl böyle birdenbire kendilerine yabancılaştığını anlayamadılar, bu düzenlemeleri benimseyemediler, giderek bir sorun kaynağı haline geldiler, ayaklandılar, Sultanlarını terk ederek kendilerine Şah aradılar. Türkmen boylarının bazıları geriye, doğuya doğru yeniden göçe koyuldular.
18. yüzyıldan itibaren Yörükler ve Türkmenler devlet katında tekrar itibar kazanmaya başlayacaklardı. Çünkü II. Viyana Kuşatması’nda, Avusturya ve müttefikleri ile yapılan mücadelelerde ağır kayıplara uğrayan devlet, kayıpları telafi etmek için Anadolu’daki aşiretlerden de istifadeye karar vermişti. Tıpkı Büyük Selçukluların çökmeye yüz tuttuklarında kendi akrabalarına ve atalarına dönme çabasıyla Sancar, Tuğrul gibi adlar alması gibi Osmanlı da Türk kökenlerini hatırlamıştı: Yörükler, yani savaş deposu!
Türkler, yönetim siyaseti kadar yönetim aygıtına sahip değildi. Bu eksikliğini gidermek için, doğal olarak çevre kültürlerden faydalanmaktan da hiç yüksünmüyordu. Hiçbir millette olmadığı kadar aşırı güvenleri vardı. Orhun Anıtları’nın yazıcıları bile Çinli idi.
Cumhuriyet’in ilk zamanları dahil kalem erbabı hiç Türklerden olmadı.
Yeni bir senteze doğru…
Fetihleri biz yaptık, ama onları yazacak birilerini bulduk, devşirdik. Karşılaştığımız büyük uygarlıkların kültür ve dillerine ve yönetici tabakanın onlara olan meyline rağmen kültürümüz ve dilimiz bugüne kadar yaşayabilmişse, göçebe Türk’ün sözlü kültürünün payı büyüktür, diyor yine Göka hoca. Hiçbir komplekse kapılmadan kendisinde olmayanı derhal alan ve yerine göre fazlalıklarını da fazla düşünmeden bırakarak yola devam ederek bugüne gelen varlığımız, bundan sonra da var kalmaya/olmaya/yaşamaya devam edecek mi sorusu, günümüzün en yakıcı sorusudur.
Cumhuriyet tecrübemiz, Türk tarihinin doğal olarak en olgun yanıdır. Ama “doğal olarak”, olmayabilirdi de. Olmayabilirdi, çünkü rüşdünü ispatlamamış daha bir sürü millet var çağımızda; olabilirdi, çünkü geçmişten ders çıkarmak, insan fıtratına daha uygundur. Artık hemen her alanda düşünen, yazan ve yapan insanlarımız var. Fakat bunu, yönetici kesimin (ak-budun) görmesi lazım. Görmesi lazım ki, kendine güveni gelsin. Görmesi lazım ki, güvenli birinde olması gereken iradeye sahip olsun. Yani idare ve irade tek elde bulunabilsin.
Yukarıda hem Selçuklu ve hem de Osmanlı tarihinin işlevsel kısa okumasını yapmamızın bir sebebi vardı. Kara-budunu savaş deposu olarak görenler, eninde sonunda sonlarını da görmüş oluyorlardı. Fakat denenmişi tekrar denemekten başka bir şey yapamadılar: İhtiyaç duydukları yönetim aygıtlarını (diğer milletlerden memur ve zihniyet devşirme) kara-buduna rağmen kullanmak. Onlarda eksik gördüğümüz tek şey, sentezleyememe olsa gerek.
Buradan bakınca, orada hata olarak gözüken şey; eksikliği giderici yönetim aygıtlarının kara-budunla sentezini yapamama olarak tarif edilebilir. Fakat şimdi kartopu gibi yeniden tanımlanmış da olsa Türkiye Devleti (ak-budunu), bugünkü dünyada yeni ve yine bir tarih yapmak -ve bu sefer yazmak da- istiyorsa -ki istiyor, istemesi lazım- devlet ve millet kaynaşmasını bir an önce başarmalıdır. Bu kaynaşmanın önündeki engelleri temizlemek için milletin (kara-budunun) zaman kaybına tahammülü yoktur. Kara-budunun bugüne kadar kendini seçimden seçime hatırlanan seçmen (=savaş deposu) olarak görülmeye isyanı fark edilmelidir. Bugüne kadar seçtiği yöneticilerin kendini unutuvermesini, diğer seçimlere kadar benzersiz sabrıyla ve oylarla göstermiştir. Seçtiği yöneticilerin devlet katında neden çark ettiklerini de, son on yılda çok iyi anlamıştır. Sanki verilmiş son kredidir bu. Hükümetin, kendisine karşı konuşlanmış cuntacı medya karşısında atacağı her geri adım, savaş deposunun isyanını, pardon seçmenin elindeki kâğıtların, belki de akıl dışı bir şekilde kullanımının da önü açılmış olacaktır.
Kim bilir, bekli de her şeyle beraber, en nihayetinde kimliğini yeniden hatırlamış ve yeniden kurgulamış Türk Milletinin dünyaya sesini duyuracak, onun “mutlak ötekisi” olan Batı’nın küresel zulmü karşısına dikilecek ve refahın dünya ölçeğinde yeniden adil olarak paylaşımını sağlayacak, İhsan Eliaçık’ın teorisini çattığı “Adalet Devleti”nin (4) masaya yatırılıp aydınların ve hala kaldıysa üniversitelerin tartıştığı bir Türkiye’ye doğru hızla evrileceğiz.
____________________
1) Prof. Dr. Ahmet Y. OCAK, Babaîler İsyanı, Dergâh Yay. 2. bas. İstanbul 1996, s.151.
Prof. Dr. Osman Turan da (Selçuklular Zamanında Türkiye, İst. 1971) aynı görüştedir.
2) Doç. Dr. Erol GÖKA, Türklerin Psikolojisi, Timaş, İstanbul 2008, s. 81.
3) GÖKA, a.g.e. s. 83.
4) R. İhsan ELİAÇIK, Adalet Devleti, Bakış Yay. İstanbul 2003.
(2008/Mart)
http://www.yarindergisi.com/
Öyle sanıyordum ki; 28 Şubat’tan, hemen her kesimden insan, fazlasıyla dersini almış, sözüm ona ders verme gayretinde olanların dahi, bir biçimde doğal yollarla olmasa bile, kendi dışında gelişen süreçlerin baskısı ile toplumu hiçe sayan davranışlardan vazgeçeceğini bekliyordum. Heyhat!
Üzerinden on yıl gibi kısmen kısa, kısmen de uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, yine aynı heveskârlar, ellerinde artık olmayan balyozu tekrar indirmek için fırsat gözlediklerini, en ufak bir fırsatı dahi kaçırmaya tahammüllerinin olmadığı izlenimini uyandırmakta bir beis görmediler. Doğrusu bundan da pek utandıkları yok. Onların en bariz özelliği, utanmama olsa gerek: Bir gün savaş tamtamları çalıyorlar; bir gün “başörtüsü”ne özgürlük getirme iddiasında olan yasal düzenlemeyi “kaos”la özdeşleştirerek manşetlerine çıkarıyorlar; bir gün de hâlihazırda varolan baskıları azaltmak veya en azından onu konuşmak yerine, muhtemel baskıları “mahalle baskısı” gibi korkuya dönük yeni baskı ihtimalleri ile toplumu tekrardan yeni bir “korkular simülasyonu” ile terbiye etme aymazlığından bir an bile geri durmama cesaretini kendilerinde fazlasıyla bulabiliyorlar. Ne cesaret! Bunun karşısında olan yetkili kesim ise, kendileri korkmasa bile toplumun korkabileceğini ihtimal dahiline sokarak, aslında tam da onların isteklerine uygun davranmış olmuyorlar mı?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin artık bir omurgaya sahip olmaya yatkınlaştığı şu dönemde, içinde bulunduğumuz süreci tersine çevirecek kim olsa, milletin haddini bildirme olgunluğuna nihayet geldiğini bilmeleri gerek. Dahası, milletin verdiği temsil yeteneğini bihakkın kullanamayacak hükümeti de bundan başkası beklemiyor.
Türk Tarihini yeniden gözden geçirmeli
Kendimizi eğer gerçekten Türk tarihinin içinde ve onun yapıcısı olarak görüyorsak, egemen yönetici kesim, yani Türk aristokrasisi (ak-budun) ile yönetilen kesim, yani halk (kara-budun) arasındaki mesafenin büyüklüğünün, eninde sonunda devleti çöküntüye götürdüğü, tarihimizi bilenlerin malumudur. Yine de ilam etmeyi şu dönemde hayati derecede elzem görmekteyim.
Anadolu Selçuklu Devleti’ne kadar Türkler, çoğunlukla konar-göçer bir hayat sürüyordu. Sayıya gelmeyecek kadar da olsa bu hayatın tipik örneği, el’ân Toros dağlarında devam ediyor olsa gerek. Türk göçebeliğinin özgün yanlarından biri de, yerleşikliğe oldukça yatkın olduğudur. Tarihsel süreç içerisinde söz konusu konar-göçerliğin çoğunlukla hiçbir baskı olmadan, doğal olarak kendiliğinden yerleşikliğe ve şehirliliğe doğru kayması açık biçimde görülür. Fakat konumuz bu değil.
II. Kılıçarslan’ın (1155–1192) Bizanslılara karşı kazandığı Miryakefalon (1176) savaşı, Türklerin Anadolu’da kalıcılığını sağladığı kadar, ak-budun kara-budun açısından da dönüm noktasıydı. Göçer nüfus çoğunlukla merkezin (Selçuklu Devleti) menfaatleri ile aynı iken, söz konusu savaştan sonra devlet, ekonomik sebepler başta olmak üzere başka bazı sebeplerden dolayı da seçimini yerleşik hayattan yana koymuştu. İtaat eden göçerleri ordu içinde istihdam ederken, itaat etmeyenleri uçlara yönlendiriyordu. Bu dönemde uçlar denetimden çıkmış, göçerler (Türkmen, Yörük) ayaklanma eğilimine girmiş ve merkez de onlara çok acımasız davranmıştı. Sebep basitti: Kendisi de göçer olan Selçuklular, tercihlerini bir dönem sonra yerleşiklerden yana kullanmış ve milleti nezdindeki durumu “hain” olmuştu. Türk Tarihinin en büyük isyanı sayılan Babaîler İsyanı işte bu dönemde (1239–40) olmuştu. İsyan, birçok okumaya açık olsa da temelinde sosyal ve ekonomik rahatsızlıkların yattığına kuşku yoktu (1). Yersiz ve yurtsuz bir halk, isyan etmişti…
Göçebeler yerleşik topluluklar üzerinde egemenlik sağlasalar bile bunun uzun ömürlü olma ihtimali yoktu. Yerleşiklerle kaynaşmanın sonucunda, göçebelerin eski siyasal yapısı her geçen gün biraz daha yerleşikler lehine değişiyordu. Göçebeler, yerleşik hayattan ürkmüşler, bu düzeni benimsememişler, daha önceki idarelerin dışladığı yerleşiklerle hemen kaynaşıveren ve yerleşikliğe meyleden beylerine çok öfkelenmişlerdi. Aksakallıların ve ozanın yerine şehrin kadısının sözünü dinlemek istemiyorlardı (2).
Selçuklu ak-budunu, isyan eden kara-budunu güçlükle bastırdıktan 3–4 sene sonra Moğollara (Kösedağ Savaşı, 1243) yenildiler…
Şunu hemen belirtmeliyim ki, burada vurgulamaya çalıştığım şey, göçerliği/göçebeliği yerleşiklikten üstün ya da aşağıda göstermek değil. Anlatmak istediğim, dönemin en büyük Türk organizasyonu olan Selçuklu Devleti’nin, halkın sosyal ve ekonomik yapısını aniden dönüştürme gayretinin, kendisinin de sonunu getirdiğidir. Gündelik dil ile söylersek; “halkı kendine küstürmüştür”.
“Evet, Türk yöneticileri ve halkı kent hayatında yer alıyordu ama bu, yöneticilerin kent hayatına verdikleri önemden ziyade siyaset etme ve egemenlik usulüyle ilgiliydi. Kentlerde sürdürülen hayatta, Türkler kadar daha önceden beri buralarda yaşayanlar, Moğol ve Harezmlilerin baskısıyla İran’dan gelen aristokratlar ve kentliler de rol oynuyordu. Kentlerdeki esnaf yaşamı, daha ziyade Grek ve Ermeni esnafla, İran’dan gelen kentlilerin etkileşimi sonucu oluşmuştu. Zaman içinde İrani unsurlar özellikle kültür alanında belirleyici olmaya başlamışlardı. Başta Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi din büyükleri ve aydınlar olmak üzere, saray çevresi ve aristokratlar Farsça yazıp konuşuyordu; kent halkı bile Farsça biliyordu. Fars kültürüne kapılmanın etkisi, Kılıçarslan’ın oğullarından başlayarak sarayda çocuklara Farsça adlar konulmasına neden olmuştu. Büyük Türkmen Oğuz kitleleri kentlerin dışında yaşıyor, dolayısıyla kent toplumunun ve kültürünün de dışında kalıyorlardı. Ancak gerek Selçukluların iskân siyasetinden gerekse Türkler olarak ikinci planda kalmaktan hiç hoşnut değillerdi ve sürekli isyan ediyorlardı. Zor kullanmak dahil her yola başvuran Selçuklular, gerektiğinde aşiret reislerine resmi unvanlar veriyor ya da onları saray hizmetlerine alıyorlardı. Ama başarılı olamadılar, üstelik devlet yönetimi giderek Fars etkisine girdi. Dolayısıyla Türkmen-Selçuklu gerilimi devamlılık kazandı. Tüm bunlar olurken uç bölgelerinde göçerlerle yerli halk arasında yepyeni bir ilişkiler ağı kuruluyor, bir “uç hayatı” hatta bir “uç dili” ortaya çıkıyordu” (3). Görüldüğü gibi, kara-budunun kapıldığı psikolojik atmosfer, “ikinci plana itilmek”.
Oysa devlete düşen, bu duyguya yol açıcı söylem ve eylemlerden kaçınmaktır. Selçuklular, bundan kaçınamadığı için, büyük isyandan birkaç yıl sonra yıkılarak, bir kent dili değil de uç dili konuşan uçlarda bir beylik, yıkılan devlet onurunu tekrar diriltmek için “dile gelmiştir”.
Osmanlı Beyliği’nde de başlangıçta çok canlı bir konar- göçer hayat hakimdi, kısacası göçebeydiler. Osmanlılar ancak Orhan Bey zamanında yerleşikliğe geçmeye başlasa da, Bursa’nın fethinden (1326) dört beş yıl sonrasında bile göçebelik sürüyordu. Oysa bir koca imparatorluk at sırtında fetholunabilir ama at sırtında yönetilemezdi. Yönetim için düzenli vergi gerekli idi, düzenli vergi de yerleşikliğe dayanıyordu. Böylece Osmanlılar da göçebelikle bağlarını kopardı ve göçerleri yerleşik düzene geçirip tebaa haline getirmek için ağır vergiler konuldu.
II. Mehmet (Fatih Sultan) devrinden itibaren Osmanlılar da, yerleşik hayattan yana tavır alarak, göçer Türkmenlerle aralarının açılmasını göze aldılar. Çandarlı Kara Halil Paşa yerine Rum Mehmet Paşalar, Zağanos Paşalar kaim oldu. Hocası Akşemseddin’in yazdığı bir mektupta, diyor Erol Göka, Fatih’i “…amma Türkman’dan gafil olmayasız. Anın da ipin salıvermeyisiz, bilmiş olasız” diye uyarması payitahtta Türklere karşı gelişmekte olan olumsuz tavrın tipik bir işaretiydi. II. Bayezid’in göçebe bağımsızlığını önlemek üzere yaptığı düzenlemeler, I. Selim (Yavuz) tarafından kararlılıkla uygulanacaktı. Ancak göçebeler, daha dün seçimle işbaşına getirdikleri beylerin payitahta yerleştikten sonra nasıl böyle birdenbire kendilerine yabancılaştığını anlayamadılar, bu düzenlemeleri benimseyemediler, giderek bir sorun kaynağı haline geldiler, ayaklandılar, Sultanlarını terk ederek kendilerine Şah aradılar. Türkmen boylarının bazıları geriye, doğuya doğru yeniden göçe koyuldular.
18. yüzyıldan itibaren Yörükler ve Türkmenler devlet katında tekrar itibar kazanmaya başlayacaklardı. Çünkü II. Viyana Kuşatması’nda, Avusturya ve müttefikleri ile yapılan mücadelelerde ağır kayıplara uğrayan devlet, kayıpları telafi etmek için Anadolu’daki aşiretlerden de istifadeye karar vermişti. Tıpkı Büyük Selçukluların çökmeye yüz tuttuklarında kendi akrabalarına ve atalarına dönme çabasıyla Sancar, Tuğrul gibi adlar alması gibi Osmanlı da Türk kökenlerini hatırlamıştı: Yörükler, yani savaş deposu!
Türkler, yönetim siyaseti kadar yönetim aygıtına sahip değildi. Bu eksikliğini gidermek için, doğal olarak çevre kültürlerden faydalanmaktan da hiç yüksünmüyordu. Hiçbir millette olmadığı kadar aşırı güvenleri vardı. Orhun Anıtları’nın yazıcıları bile Çinli idi.
Cumhuriyet’in ilk zamanları dahil kalem erbabı hiç Türklerden olmadı.
Yeni bir senteze doğru…
Fetihleri biz yaptık, ama onları yazacak birilerini bulduk, devşirdik. Karşılaştığımız büyük uygarlıkların kültür ve dillerine ve yönetici tabakanın onlara olan meyline rağmen kültürümüz ve dilimiz bugüne kadar yaşayabilmişse, göçebe Türk’ün sözlü kültürünün payı büyüktür, diyor yine Göka hoca. Hiçbir komplekse kapılmadan kendisinde olmayanı derhal alan ve yerine göre fazlalıklarını da fazla düşünmeden bırakarak yola devam ederek bugüne gelen varlığımız, bundan sonra da var kalmaya/olmaya/yaşamaya devam edecek mi sorusu, günümüzün en yakıcı sorusudur.
Cumhuriyet tecrübemiz, Türk tarihinin doğal olarak en olgun yanıdır. Ama “doğal olarak”, olmayabilirdi de. Olmayabilirdi, çünkü rüşdünü ispatlamamış daha bir sürü millet var çağımızda; olabilirdi, çünkü geçmişten ders çıkarmak, insan fıtratına daha uygundur. Artık hemen her alanda düşünen, yazan ve yapan insanlarımız var. Fakat bunu, yönetici kesimin (ak-budun) görmesi lazım. Görmesi lazım ki, kendine güveni gelsin. Görmesi lazım ki, güvenli birinde olması gereken iradeye sahip olsun. Yani idare ve irade tek elde bulunabilsin.
Yukarıda hem Selçuklu ve hem de Osmanlı tarihinin işlevsel kısa okumasını yapmamızın bir sebebi vardı. Kara-budunu savaş deposu olarak görenler, eninde sonunda sonlarını da görmüş oluyorlardı. Fakat denenmişi tekrar denemekten başka bir şey yapamadılar: İhtiyaç duydukları yönetim aygıtlarını (diğer milletlerden memur ve zihniyet devşirme) kara-buduna rağmen kullanmak. Onlarda eksik gördüğümüz tek şey, sentezleyememe olsa gerek.
Buradan bakınca, orada hata olarak gözüken şey; eksikliği giderici yönetim aygıtlarının kara-budunla sentezini yapamama olarak tarif edilebilir. Fakat şimdi kartopu gibi yeniden tanımlanmış da olsa Türkiye Devleti (ak-budunu), bugünkü dünyada yeni ve yine bir tarih yapmak -ve bu sefer yazmak da- istiyorsa -ki istiyor, istemesi lazım- devlet ve millet kaynaşmasını bir an önce başarmalıdır. Bu kaynaşmanın önündeki engelleri temizlemek için milletin (kara-budunun) zaman kaybına tahammülü yoktur. Kara-budunun bugüne kadar kendini seçimden seçime hatırlanan seçmen (=savaş deposu) olarak görülmeye isyanı fark edilmelidir. Bugüne kadar seçtiği yöneticilerin kendini unutuvermesini, diğer seçimlere kadar benzersiz sabrıyla ve oylarla göstermiştir. Seçtiği yöneticilerin devlet katında neden çark ettiklerini de, son on yılda çok iyi anlamıştır. Sanki verilmiş son kredidir bu. Hükümetin, kendisine karşı konuşlanmış cuntacı medya karşısında atacağı her geri adım, savaş deposunun isyanını, pardon seçmenin elindeki kâğıtların, belki de akıl dışı bir şekilde kullanımının da önü açılmış olacaktır.
Kim bilir, bekli de her şeyle beraber, en nihayetinde kimliğini yeniden hatırlamış ve yeniden kurgulamış Türk Milletinin dünyaya sesini duyuracak, onun “mutlak ötekisi” olan Batı’nın küresel zulmü karşısına dikilecek ve refahın dünya ölçeğinde yeniden adil olarak paylaşımını sağlayacak, İhsan Eliaçık’ın teorisini çattığı “Adalet Devleti”nin (4) masaya yatırılıp aydınların ve hala kaldıysa üniversitelerin tartıştığı bir Türkiye’ye doğru hızla evrileceğiz.
____________________
1) Prof. Dr. Ahmet Y. OCAK, Babaîler İsyanı, Dergâh Yay. 2. bas. İstanbul 1996, s.151.
Prof. Dr. Osman Turan da (Selçuklular Zamanında Türkiye, İst. 1971) aynı görüştedir.
2) Doç. Dr. Erol GÖKA, Türklerin Psikolojisi, Timaş, İstanbul 2008, s. 81.
3) GÖKA, a.g.e. s. 83.
4) R. İhsan ELİAÇIK, Adalet Devleti, Bakış Yay. İstanbul 2003.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



